Emrullah Akpunar hakkında ortaya atılan ağır iddialar gündeme bomba gibi düştü. Bu iddialara yönelik tepkiler çığ gibi büyümeye devam ederken, Akpunar’ın altına imza attığı skandalın ardından alelacele bir kamuoyu oluşturma çabasına girmesi ise elbette gözden kaçmadı.
Esasen başta yapması gerekeni en sonda yaptı. Hakkında yazılan bir köşe yazısı karşısında meseleyi kişiselleştirip hedef göstermek yerine doğrudan kamuoyunu bilgilendirmek, yapılabilecek en doğru siyasi hamleydi. Fakat Akpunar’ın eleştiriye karşı tahammülsüzlüğü öyle bir boyutta ki; maalesef üzerine hiç düşünmeden, panikle ardı ardına hatalı hamleler yaptı.
Yakın çevresini saran isimlerin yeğenleri olduğu göz önüne alındığında, amcalarına yönelik bir eleştiri karşısında rasyonel ve profesyonel bir akılla düşünememeleri elbette şaşırtıcı değil. Bir tehdit unsuru gibi öne sürülen bu yeğenler mafyacılık oynarken, amcalarının siyasi bir figür olduğunu muhtemelen sonradan fark ettiler ki “karşı kamuoyu” oluşturmak ancak akıllarına gelebildi.
İş öyle bir noktaya vardı ki; Murathan Coşkun’un köşe yazısında eleştirdiği hitabet zayıflığını örtbas etmek için sağa sola suni övgüler yazdırmaya başladılar. Şahsi meseleleri artık hizmet ve çalışma odağının tamamen önüne geçmiş durumda.
Bu süreçte sipariş usulüyle suni övgüler dizen kalemlere de ayrı bir parantez açmak elzemdir. Niyetimiz onları “neden doğrunun veya bizim yanımızda durmadınız” gibi sığ bir sitemle eleştirmek değil. Nihayetinde bugün kimse ekmeğini kazandığı, maaşını aldığı patronuna başkaldırmak istemez; bu son derece anlaşılabilir bir geçim kaygısıdır. Fakat hem bu ısmarlama metinleri kaleme alanların hem de bizzat Sayın Akpunar’ın yüzleşmesi gereken acı bir gerçek var: Siyasette koltuklar ve patronlar baki değildir. Yarın o patron değiştiğinde, bugün aidiyet duygusuyla değil de cüzdan kaygısıyla hareket eden bu kalemler, mecburen değişmek ve yeni güç odaklarına göre şekil almak zorunda kalacaklardır. Çünkü satın alınmış bir sadakatin ömrü, patronun altındaki koltuğun süresi kadardır.
Gün sonunda kıymetli okuyucuların aklına haklı olarak şu soru gelebilir: Neden çıkıp da en başından “Hayır, bunlar asılsız birer iddiadan ibarettir” diyerek tek bir net yalanlama yapamadılar? Şurası çok açık; sağa sola mafyavari tehditler savururken gösterdikleri o pervasız duruşu, şayet elde kapı gibi deliller olmasaydı, iddiaları yalanlamak için de hiç çekinmeden sergilerlerdi. Ancak gerçeklerin ve kanıtların ağırlığı, onları inkar yolunu seçmekten alıkoydu.
Milletin iradesini temsil eden bir makamın, liyakatten bihaber bir şekilde, iddiaları belgeleriyle çürütmek yerine ağza alınmayacak hakaretler ve sinkaflı küfürlerle baskı kurmaya çalışması, içine düştükleri acziyetin en net göstergesidir.
ABONE OL
Erzurum'dan en son gelişmeleri, sıcak haberleri ve özel analizleri kaçırmamak için bültenimize katılın.
